Saturday, August 22, 2009

Obama'nın 'Dikenli Hoşgörüsü' Türkiye'ye de Yansır mı?

STRATEJIK BOYUT
22.08.2009
Başkanlık yarışına ilk başladığı zamanlar popüleritesi olmayan Başkan Obama, gençliği, temiz geçmişi ve hitabetindeki barışvari söylemlerle sadece Amerika değil tüm dünya için bir ümit oldu. Peki Obama'nın bu barışçıl ifadeleri Türkiye'ye de yansır mı..?

OBAMA’NIN ‘DİKENLİ HOŞGÖRÜ’ YAKLAŞIMI TÜRKİYE’DE DE YENİ BİR DÖNEM AÇABİLİR Mİ?

Obama Amerika başkanlığı için başlattığı kampanya başladığından beri Amerika‘da yaygın olan birçok kanıyı da derinden değiştirdi. Öncelikle, Kasım 2008’de yapılmış olan Amerika Başkanlık seçiminden iki yıldan fazla bir süre önce başlattığı başkanlık yarışmasının başlangıcında, henüz iki yıllık bir Illionous Senatoru olarak Amerikan Senatosunda idi. Seçildiği bölge dışında da henüz kimse tarafından tanınmıyordu dahi. Başkanlık kampanyası başladıktan sonraki birkaç ay dahi, Amerika'da hala ismi duyulmamış, bir anlamda kendi başına başkanlığa koşan bir aday idi. İlk birkaç ayı bu şekilde geçiren Obama, özellikle hitabetindeki inanılmaz üstünlüğü ile öne çıkarak sonraki aylarda isminden en çok söz edilen aday haline geldi. Şimdi bu adaylık macerası onlarca kitapta detaylari ile tarihi bir olay olarak anlatılıyor.

Obama’nın başkanlık kampanyası başlamadan önce Amerikan halkınca tanınmaması ilk etapta dezavantaj olmuş olsa da, sonraki aylarda doğru kampanya stratejileri, derisinin rengi, ideal ailesi ve hitabeti ile kazandığı şöhret bu tanınmamışlık handikabını sildi. Üstüne üstlük, Obama şimdi hem geçmişinde hesap vermesi gereken hiç bir skandalı veya kötü hatırası olmayan bir başkan adayı idi, hem de yeniliği, gençliği ve karizması ile rakiplerine her alanda üstünlük sağlamaya başlıyordu. Örneğin, Demokrat Parti’nin diğer en önemli adayı Hillary Clinton tanınmış bir sima olmasına rağmen, geçmişten birçok kötü ve bölücü hatıraları da beraber getirmesiyle yeni kesimlere açılmakta hep güçlük çekti. Çünkü Clinton hakkında iyi veya kötü kararını vermiş olanların bu düşünce ve kararlarını değiştirmek neredeyse imkansız idi, ve öyle de oldu. Obama ise, görünen bembeyaz bir geçmişle, yeni kesimlere devamlı ulaşarak, günden güne oylarını artırmaya başladı.

Zaten Obama'nın başkanlık kampanyası sloganları da 'yeni bir dönem' mesajlarıyla dolu idi. Yeni bir dönemin tabiatıyla yeni bir yüzle ve partizan bir geçmişi olmayan bir siyasetçi ile yapılması lazım gelirdi. Diğer açıdan 'değişim' ve 'umut' olan diğer iki başkanlık sloganları da, ancak ve ancak değişik bir başkan adayı profili ve Amerikan halkını geleceğe umutla bakabilmesini sağlayacak kuvvetli bir başkan adayı ile mümkün olabilirdi.

Ve bu amaçlanan hedeflerin tümü gerçekleşti. Birçok komplo teorisyenlerinin öngördüğü bir siyahinin, hele hele Müslüman bir babaya ve isme sahip olan bir kişinin Amerika’nın başkan olamayacağı öngörülerini resmi olmayan ortamlarda dillendirenlerin, ayni zamanda bir ‘wishful thinking’ olarak adlandırılacak, bu saklı arzuları da tarumar oldu.

Şimdiye kadar ki bölüm sadece bir girişti. Yazımızın konusu, bu çok da bilinmeyen ve bu satırların yazarı tarafından da kendi gazete kösesinde çok sık eleştirilmiş bir dünya liderinin çok ama çok değişik konuşmalarını analiz ederek, hoşgörü ve eleştiri öğelerini içeren yaptığı birkaç konuşmanın nasıl da yerleri oynattığını göstermek.

Tabi burada birçok kişinin kelime ve konuşmaların ne önemi olabilir diye sorduklarını duyuyor gibi oluyorum. Doğru, fiillerle doldurulmamış kelimeler bir zaman sonra geri gelir ve bumeragan gibi avlar söyleyeni. Bununla birlikte, kelimelerin sihri ve sembolizmi de inkar edilemez. Kelimeler, bir anlamda kelebekler gibi yürekleri yerinden oynatır, eğer o yürekler peşin davalara ve düşüncelere teşne değilse. O kelebekler hayat çırpıntısı ve neşesi ile o kalplerin kilitli kapılarını açar. Bazı kelimeleri bazı yerlerde telaffuz etmek dahi çok şey anlatır. İste bu açılardan Obama’nın iki ayrı konuşmasını analiz ederek, hem bu konuşmalardaki sembolik önemi, hem cesareti ve hem de hoşgörü talep ederken acı gerçekleri söylemeyi göreceğiz. Bu konuşmalar söylenen yer açısından da, dinleyenler açısından kabul edilmiş bazı tabuları yerinden ederken, yeni ve modern insana önemli dersler vermesi ile önem arz etti.

Notre Dame Universitesi ve Kahire Konuşmaları

Bugün Obama’nın Kahire’de Müslüman dünyasına yaptığı konuşmayı herkes biliyor. Bu konuşmayı gülünç bulanlar, yersiz bulanlar, sihirbazvari bulanlar ve ayrıca yeri yerinden oynatacak kadar önemli bulanlar cıktı. İşin enteresanı, yukarıda kullandığım sıfatları bu konuşmayı inceleyen, alanında ün yapmış, ismi uzmana cıkmış farklı analistler tarafından yapılmış olması.

Aslına bakılırsa, sadece bu konuşmanın bu kadar gürültü koparması dahi, hattı zatında bu konuşmanın ne büyük bir sembolik öneminin olduğunu ispat etti. Dünyanın herhangi bir liderinin, hatta üç beş liderinin toplanıp ayni zamanda konuşması dahi bu kadar dikkat çekemezdi. Bundan dolayı, sadece bu açıdan, inanılmaz bir PR başarısı vardır, aynen Obama’nın Türkiye’deki gezisinin kazandığı başarı gibi. Bu konuşmanın analizini ayrıca Hurriyet Daily News gazetesindeki köşemde uzunca yaptığım için yeniden cümle cümle derinlerine girmeyeceğim.

Fakat Obama’yı uzaktan, Avrupa’ya çıktıkça konuşmalarını takip edenler, Kahire konuşmasındaki bazı patternlerin sadece o konuşmaya has olduğunu düşünebilirler. Örneğin Obama’nın bu konuşmayı, Endonezya gibi, kendi çocukluğunun da geçtiği, göreceli olarak daha yumuşak bir yapıya sahip olan, şüphesiz Obama’ya daha yakın olan, aynı zamanda dünyanın en çok Müslüman nüfuslu demokrasisi ile yönetilen bu Müslüman ülkesinde yapılmasının çok daha uygun olduğunu savunanlar çok oldu. Bu yeri savunanlar dahi Obama’yı çok az tanıdıklarını hissettirmiş oldular aslında. Obama, Kahire’den henüz iki hafta önce kadar bir Katolik okulu olan ve rahipler tarafından yönetilen Notre Dame Üniversitesi’nde yaptığı konuşma ile bazı çok önemli kriterleri gösteriyordu. Obama, eğer bir fikri savunacaksa, o fikri karşıt görüşlülerin önünde savunmak istediğini, kendini çoktan sevenlerin önünde yapılacak bir konuşmanın cesaretten uzak olduğunu keşfetmişti. Ve bu prensibi takip edeceğini ispat hem Amerika içinde hem de dışında ispat ediyordu.

Öncelikle Notre Dame Üniversitesi’nde konuşmanın önemini anlatmak lazım. Üniversite, Orta Amerika’da ‘beyaz’ bir üniversite olarak anılan ve özellikle Amerika’da her zaman için çok dikenli bir konu olarak sözü geçen ‘kürtaj’ a karşı çıkan bir kurum olmakla ünlenmiş bir okul. Kürtaj deyip geçmeyin sakın. Amerika’da kürtaja karşı olan tutumunuz size Amerika’nın en önemli koltuklarına gidiş yolunda engel veya yardımcı olabilir. Amerikan Yüksek Mahkemesine seçilme veya herhangi bir eyalette senatör seçilme ve haddi zatında Amerika’ya Başkan seçilme yolunda, her zaman kürtaj konusunda neyi ve neden savunduğunuzun cevabini çok sağlam temellere dayanarak vermek zorundasınızdır. Öyle ki, bir kesim ki bu kesimin çoğunluğu Katolik inanışa sahip olanlardan kuruludur, kürtajın katillikle bir tutmakta ve bu işi yapanları çarmıha germekteyken, diğer yandan ise feminist ve liberal görüşlü kesim ise, bu konunun kadınlara ait olduğunu, kadınların sadece karar verebileceğini ve kişisel özgürlük alanında değerlendirilmesi gerektiğini öne sürmektedirler. Şu da bilinmelidir ki, bu kısa ayrım, bu konunun en basit şekilde anlatımı olabilir. Diğer turlu, eğer derinine girilmek ve değerlendirilmek istenirse, on yıllardır bu konuda en etkin uzmanların yaptığı gibi yüzlerce sayfalık tezlerle her iki tarafında da pozisyonları tartışılabilir.

Ve tabiatıyla bir Katolik kurumu olan, Katolik inanısın değişmezleri arasında sayılan kürtaja karşıtlığı diğer Katolik inanışları ile insanlara modern bilimlerle birlikte anlatmak için öğrenci yetiştiren bir kuruma ve onun öğrenci ve hocalarının doluştuğu, binlerce kişinin önünde, inanışlarına ters olan bir fikri savunabilmenin zorluğunu idrak etmek kolay değildir. Savunmak bir derecede kolay olsa da, o dikenli konuyu, akıl ve izanla, provoke etmeden savunmak kolay değildir. Belki de ondan dolayıdır ki, Notre Dame’de Katoliklerin önünde yapılan Obama konuşması, Amerikan halkında ve medyasında, Kahire’de Müslümanlara karşı yapılmış olan konuşmadan daha çok gürültü koparmıştır.

Buradan çıkarılması gereken ilk sonuç, Obama’nın, bizzat karşıt düşüncede olanların evine gidip, o karşıt düşüncelerini tartışabilme cesaretini göstermesidir. Kahire’de de, özellikle İslami aşırılığı ve radikalizmi konuşmasına konu etmesi, İsrail ile Amerika’nın arasında “kırılmaz” bağlar olduğunu açıkça anlatması, Hamas gibi örgütlerin, masum ve çocukların ölümüne neden olan saldırılarını kınayarak, korkak olarak tanımlaması ve ayrıca 11 Eylül atakları sonrasındaki Amerika tarafından alınan birçok yeni politikaları savunması ve buna benzer başka ‘dikenli’ konuları bir Müslüman topluluğun asla hoşuna gitmeyecek argümanları, Müslüman topluluğun önünde ve milyonlarca fazlasına televizyonlarında açıkça ve direk bir şekilde anlatması, yine Notre Dame’de gördüğümüz Obama’nın dışa, ama büyük bir açıyla yansıması idi.

Bu konuşmayı analiz ettiğim Hurriyet Daily News’teki makalemde, ‘iki hafta önce Notre Dame’de, Katolik dilini çok iyi konuştuğunu ispatlayan ve Katolik dininin inceliklerini çok iyi bildiğini gösteren Obama’nın, sadece iki hafta sonra Müslüman dünyasına nasıl sesleneceği merakımı celbetmişti’ demiştim. Aslına bakarsanız, mantıki zincirleme aynı idi. Notre Dame’deki izlediği yürüme taşlarından bir kez daha, ama farklı şekillerde yürüyen bir Obama vardı karşımızda. Bu dil dikenli, hoşgörüye çağıran ama acı gerçekleri veya önünde konuştuğu topluluğun düşüncelerine ters düşünceleri savunmakta bir beis görmeyen mantık idi.

Tekrar etmek gerekirse, Obama hem Amerika’da hem Müslüman dünyasında, seçilebilecek en zor yeri seçiyor, seçilebilecek en zor ve dikenli konuları seçiyor, kapılar arkasında söylenenleri bizzat dinleyenlerin yüzüne söylüyor ama bütün bunları yaparken, ortak payda ve birbirini kabul etme ilkelerini üstüne basa basa tekrar ediyordu.

Obama, kürtaj konusu dışında, Notre Dame Üniversitesi’nde konuşabilecek en dikenli ikinci bir konuyu, ırkçılık ve siyah beyaz ayrımcılık konusunu, bir siyahi başkan olarak, tarihte beyazlığıyla ün yapmış bir okulda açması ile bir kez daha, bir tabuyu daha tuzla buz ediyordu. Irkçılık konusunu, karsısındaki dinleyicileri rahatsız ederek değil, acı ders vermek için değil, tarihi rövanş alma keyfi ile değil; onları ayni zamanda ödüllendirerek yapıyordu.

Amerikan eski başkanlarından Eisenhower’in, ülkedeki siyah beyaz ayrımcılığına son vermek için kurduğu “Sivil Haklar Komisyonu”ndan bahsediyordu Obama konuşmasında. Bu komisyonun altı üyesinin olduğu, beşinin beyaz ve birinin siyah olduğunu, ikisinin, ayrımcılığa sonuna dek destek veren Güney eyaletlerin valilerinden oluştuğunu, birinin yine bu güney eyaletlerinden birinin hukuk fakültesinin dekanı olduğunu ve sonuncusunun ise, iste bu konuşma yaptığı okulun başkanı olan, Father Ted olarak çağırılan kişinin olduğunu hatırlatıyordu. Ayni zamanda, kameralar, öğrencilerin içinde, bir köşede oturan bu yaşlı adamı göstermeye başlıyordu. Obama, bu adamın, 1960’ların başında, nasıl da birbirinden çok farklı bu altı kişiyi bir araya getirdiğini anlatıyordu şimdi. Buna göre, zamanın Amerikan Başkanı Eisenhower, Rahip Ted’e, “bu adamları nasıl oldu da, siyah ve beyazların haklarını aynı ölçüde, eşit şekilde korumayı amaçlayan bu ilke etrafında toplayabildin” diye soruyor. Rahip Ted diyor ki: “beraber konuşurken, bu altı kişinin tümünün balıkçılıktan hoşlandığını öğrendim. Bir sonraki gün, hemen bir gezi düzenleyerek göle gittik. Sonra saatlerce, bir balıkçı ruhuyla, ortak zevklerden konuştuk.” Ve bu yakınlaşma, bu ortak payda ve keyif unsuru, öyle gösteriyor ki, bu farklı kültürden, düşüncelerden ve çevrelerden gelip çok az ortak paydası olan insanları birleştiriyor. Çünkü sonunda, hepsi, tabiatlarının benzerliğini keşfediyorlar. Bu ruh iklimi ile bu insanlar, Amerika tarihinin en önemli hareketini başarıya ulaştırma yolundaki en büyük engeli aşıyorlar.

Obama, Kahire’de de ayni ortak paydalara işaret ediyordu. Notra Dame’de de söylediği “ kendine yapılmasını istemediğini, sen de başkasına yapma” prensibini hatırlatırken, alıntıyı bu sefer Katolik tarihinden değil, ‘kutsal’ Kuran’dan alıyordu. Başkalarının yanlışını ve farklılığını bulmanın kolaylığıyla insanların kendisine kaybedeceğine, zor da olsa doğru olanı, yani ortak noktaları bulmanın gerekliliğine işaret ediyordu. Bu ortak dilden konuşuyordu. Kuran’a, kutsal sıfatıyla hitap ederek, hitap ettiği toplumun kutsallarına olan saygısını gösterip, Müslümanları kategorize etmenin yanlışlığına işaret ederken, diğer taraftan da, Müslümanların Amerikalıları kategorize etmesinin yanlışlığını anlatıyordu.

Obama’nın dedikleri sadece bunlardan ibaret değildi. Kendi medeniyetinin yanlışlarını bir taraftan sayarken, diğer taraftan Müslümanların mezhep içi hoşgörüsüzlüklerini, Müslüman toplumların başka inançtan olanlara olan hoşgörüsüzlüğünü ve Batı’daki başörtüsüne olan hoşgörüsüzlüğü aynı paragrafta anlatarak, evrensel doğru ve yanlışlara işaret ediyor, yeniden bazı tabuları tuzla buz ediyordu. Aynen kürtaja karşı olanların, kendi kampanya ekibinde olsa dahi işaret edip, kürtaja karşı olan ama fikrini medeni sınırlar çerçevesinde ifade eden, bir doktorun duruşunu takdir ederek, karşımda dahi olsa fikirlerini medenice ve hoşgörüyle ifade etmeyi bilen birinin yanındayımdır diyordu Obama.

Aslina bakilirsa, bu iki konusma disinda, Obama ayrica, Amerika'daki siyahlarin haklarini korumak uzere yuzyil gibi bir sure once kurulmus NAACP (Ulusal Siyahlarin Haklarini Ilerletme Orgutu) de, 16 Temmuz 2009 yilinda yaptigi konusmada da, bu sefer kendi irkdaslarina bu dikenli hosgoru anlayisiyla yaklasiyordu. Yaklasik 35 dakikalik konusmasinda Obama, once bu orgutun yuzyildan fazladir yaptigi hizmetleri, hizli bir sekilde anlatir ve bu yapilanlardan dolayi overken, sonrasinda bugune geliyor, ve bir baska politikaci soyledigi takdirde cok ciddi tepkilere neden olacak, dikenli sozlerini, onunde ve televizyonlarinin basinda dikkatle seyredenlerden esirgemiyordu. Obama, konusmasinin sonlarina dogru, gunumuzde Amerika'da, her zamankinden daha az ayrimcilik oldugunu ve bu durumun yeterli olmasa da, takdir edilmesi gerektigini soyledikten sonra, siyah ebeveynlere donerek, artik toplumdan sikayet edeceginize, cocuklarinizi daha iyi yetistirin, ve rap sarkicisi ve basketbol oyuncusu degil, onlari doktor, muhendis veya Amerika'nin gelecek baskanlari olarak yetistirin sozleriyle, isin artik bu ebeveynlerin verecegi takdir ve yonlendirmeye kaldiginin altini ciziyordu.

Obama'nin daha birkac konusmasindan buna benzer karsilastirmalar cikarilabilir. Bu karşılaştırmalar uzatılabilir. Bu konuşmaların dökümü ve videoları bir ‘tik’ uzaklıkta ve isteyen de ulaşıp, kendisine göre başka bazı neticeler çıkarabilir. Ben, yazımı sonlandırmadan önce, Türkiye’deki ve İslam dünyasındaki hoşgörünün hoşgörüsüzlüğüne değinmek isterim.

Türkiye’de son on yıllarda bazı dini cemaatler özellikle hoşgörü kelimesini bayrak haline getirdiler. Ve bayraklaştırma, başlı başına bir ufuk genişliğinin ve zamanı okuma önsezisinin aksetmesidir. Bu derin okumadan dolayı bu yolu yol edilenler alkışlanabilir. Ama şu bilinmeli ki, hoşgörü, başkalarını ve başkalarının kutsallarını kabul, iki tarafı keskin bir kılıç gibi acıtır. Başkalarının fikirlerine saygı duymak, o fikirleri sadece bir makine gibi dinlemek anlamına gelmemelidir. Bu kabul, hattı zatında bu fikirleri savunabilme özgürlüğüne de sahip çıkma cesaretini göstermeyi talep eder. Bu açılım ışığında merak ettiğim, Türkiye’de yeşeren bu hoşgörü iklimi ne derecede bazı bildik kalıpları tuzla buz etme noktasına ulaşıyor. Bu hoşgörü ne kadar yalın ve iki tarafı acıtan bir hoşgörü? Diğer bir deyişle, bu hoşgörü, herkese hoşgörü nasihat ederken, kendi içindeki hoşgörüsüzlükleri ne kadar hangi mertebede tedavi edebilme gücüne sahip.

Öncelikle Türkiye’deki hoşgörüsüzlüğün bazı sınırları aştığına inanıyorum ben. Yakin tarihte Türkiye’nin, hangi azınlıktan olursa olsun, kendisinden farklı olanlara kapı gösterdiğini görüyoruz. Bu yakın geçmiş bilindiği ve burada üzerine gidildiğinde daha çok su götüreceğinden dolayı, bu konuya girmeden kapatıyorum. Benim meselem şu: Yıllardır Amerika’da yaşayan biri olarak, Türkiye’yi ziyaret eden birçok Amerikalı ile karşılaşır ve bu insanlardan her defasında ülkemin ne kadar misafirperver insanlara sahip olduğunu duyarım. Peki giden ziyaretçilerin bu kadar misafirperver olarak anlattığı ülkemde, neden bu ziyaretçiler gibi farklı dünyadan insanlar, farklı kültürler ve dinlerini koruyarak ülkemde yaşamak isteyenler, bu arzularını gerçekleştirememiş ve ülkeyi terk etmek zorunda kalmışlardır. Bunun nedeni nedir?

Biliyorum. Bu sorunun ilk cevabı, iyi niyetli hemen herkesin aklına ilk gelen, benim de defalarca duyduğum, aslında bu hoşgörüsüzlüğün ülke insanlardan kaynaklanmadığı, çeşitli komplo teorileri ve çalışmalarının, ayrıca yabancıların provoke etmesiyle meydana geldiği. Bu cevabin mutlaka dayandığı gerçekler ve gerekçeler olsa da, temelde, bu gerekçelerin çok basit olduğuna inanıyorum.

Benim cevabım şu: Bu kabul edememezlik hastalığı, yine dinin ve çok kültürlülüğün yanlış anlaşılması ile karşımıza çıkan bir durum. İslam dininde yer alan ‘tek doğru din’ ve ‘tek doğru yol’ olmanın yansımalarının, ülke insanları içinde yanlış bir şekilde tezahür etmesi. Yabancı ve farklı dindekilerin, ‘gavur’ olarak görülmesi ve bu insanların yediklerinden ve içtiklerinden tiksinti duyma ruh haleti. Bu insanları tanıyamama daha acısı tanımaya çalışmama. Evet, ben burada, Obama’nın ‘dikenli hoşgörü’ prensibini kullanıyor ve açıkça, ülkem insanlarına, hoşgörüyü yanlış anladıklarını, İslam’ın prensiplerini yanlış anladıklarını ve başka inanışlara sahip olanlara, bu yanlışlıklarından dolayı ‘şeytanvari’ görüldüklerini haykırıyorum. Ve bu durum, beni, başka bir ülkede yıllarca yaşayan birini, yaşadığı ülkede farklı olan, farklı inanışlara sahip kendimi, onların yerine koyduğumda çok incitiyor ve yoruyor.

Düşünüyorum kendi kendime, eğer ben Türkiye’de olsa idim, ve inanışlarımdan dolayı, örneğin başıma ‘Yahudi takkesi’ olarak adlandırılan ‘kipa’ taksa idim, insanların bakış açısı nasıl olurdu. Komşularım, beni yıllarca tanımalarına rağmen, ne güzel bak, inançlı bir insan, iyi bir insan mi derdi, yoksa bundan uzak duralım, aklında kim bilir ne menem fesatlar geziniyordur, uzak durmakta fayda var mi derlerdi? Ben küçüklüğümü Bakırköy’de, Kartaltepe mahallesinde geçirdim ve mahallemizin tam ortasında, ayni apartmanda oturan Ermeniler’in durumunun vahametini yıllar sonra fark ettim. Bu ‘farklı’ inanışlara sahip insanların çocukları ile arkadaşlık yapmazdık biz. Her ne kadar aramızda ara ara takılmış olsalar da, biz onları küçük görür, aksanları ile dalga geçer ve en ufak bir maruzat çıkardıklarında bir tokat atmakla tehdit ederdik. Bizden, yapıca iri olan bu çocuklar ise, bu tehditleri duydukları anda geri çekilirlerdi. Korkarlardı. Ve nitekim biz içlerinden birisini, gerçek ismini kullanmaya korkan bu çocuğu ‘korkak Engin’ diye çağırırdık. Neden korkaktı acaba bu çocuklar. Aileleri neden her sabah evlerinden çıktıklarında bu çocuklara aman oğlum, kimseyle kavga etme, birisi bir şey dese de uzak kal, cevap verme diye öğütler verirdi. Neden korkuturduk bu kadar çok bu insanları? Halbuki bu insanlar bizden çok önceleri bu mahallelerde yaşamazlar mıydı?

Dini cemaatlerimizin öncülüğünü yaptığı hoşgörü çalışmaları, kendi toplumundaki başka unsurlara gerekli hoşgörü gösterememesiyle ciddi bir yara almaya devam ediyor. Tabi bu kabul edilmezlik, sadece bu dini hareketlere değil, milliyetçisinde de, ultra-milliyetçisinde de mevcut olan bir hastalık. Bu yargımın en büyük nedeni, Türkiye içerisinde ‘misyonerlik’ faaliyetleri olarak anılan, kendi dini ve düşüncesinin doğruluğuna inanarak başka insanlara ulaştırmayı kendi hayatinin ülküsü haline getirenlere gösterilen hoşgörüsüzlüğün zirveye ulaşması hali. Kendi dini düşüncelerimizi dünyanın dört bir yanına ulaştırmakla mutluluklara gark olurken, başkalarının aynı mutluluğu ve ülküyü yaşatmak için bizim ülkemizde yaptığı çalışmaları hala küçük düşürmeye, aşağılamaya ve gizli nedenler aramaya devam ediyoruz. Tabi akla gelen sorular yok mu? Örneğin bu misyonerler arasında gerçekten kötü düşünceye kapılmış ve Türkiye’yi bir şekilde bölmeye çalışan insanlar olmuş olamaz mı? Mümkün, olabilir. Ama eğer Türkiye bölünmeye bu kadar teşne ve açık ise, zaten bazı sorunları yine kendi içimizde ve yönetim bicim ve yaklaşımlarımızda aramamız gerekmez mi?

Obama’yı dinleyen dinleyiciler, gerek hemen önündeki toplumda olsun, gerekse daha geniş perspektifte, İslam dünyasında olsun, kutsal Kuran’dan alıntı yaptığında ve medeniyetimizi ve geçmişimizdeki güzel hatıralardan söz açtığında, elleri kızarana kadar alkışladılar. Bir dakika sonra ise, Müslüman toplumun içinde bulunan değişik unsurların teröristçe yapılan saldırılarından, Müslüman toplumlardaki kadın haklarının azlığından, hoşgörüsüzlükten veya diğer bazı eksikliklerden bahsettiğinde ise olum sessizliğine gömüldüler. Belki bu sözleri duyduğunda, bu topluluk ve dahi milyonlarcası bu sözlerin altında kalarak ne yapacağını bilemeyen bir durum tezahür etti. Simdi üstünden aylar geçmeye başladığında, umarım o hoşgörü konuşmasının, dikenli bölümlerine de dikkat vermeye başlamanın zamanı geldi. Ülkede muhafazakâr ve dinci veya dindar olarak kabul edilen yayın organlarının, başörtüsü hakkini savunmanın yanında, aksam yemeği ile birlikte alkol almayı bir hayat tarzı olarak kabul etmişlerin, o hayat hakkini savunmasının zamanı geldi. Diğer taraftan, ülkenin laik anlayışına olan tehditlerin arttığına inanan yayın organlarının, bu ilkenin korunması adına yaptıkları yayınların yanında, ülkenin dindar kesimlerinin on yıllardır mahrum bırakıldığı bazı hakları savunmasının zamanı geldi. Aynen onun gibi, ‘mainstream’ medya olarak kabul edilen, ülkedeki büyük gazetelerin, Kürtler basta olmak üzere, acı çekmiş bütün diğer farklı etnik ve dini azınlıkların korumasının zamanı da geldi.

Bu yazının uzatılması, dikkatle üzerinde çalışılıp örnekler verilerek, onlarca sayfayı aşması mümkün. Bütün bu çifte standartları saymak yerine, ben, ülke insanlarının kendisinden olmayan topluluklara ve kişilere gerçek hoşgörüye ulaşmalarının zamanı geldi demek istiyorum. Bu meyanda büyük etkileri görülen basın yayın araçlarında ‘diğerlerinin’ savunduğu ilkelere, kendileri katılmasa dahi yer vermenin ve bu ‘diğerlerin’ değerlerinin de savunabilme olgunluğuna ulaşmak medeniliğine gelmenin vakti geldi de geçiyor. Bu olgunluğa ulaşamadan, kim ve hangi hareket ve lider ve yazar bu ilkeleri savunursa savunsun, sadece bir cifte standart olarak görülmeye devam edecektir. En azından, okuyan, değerlendiren ve analiz edenlerin gözünde gerçek ve samimi bir yaklaşım olma hüviyetini kazanamayacaktır. Umudum, sözünü çok ettiğimiz başkalarını kabul etme ve sevme haykırışlarının, gerçek ve herkese acık bir şekilde harekete dönüşmesi. Bunu yapacak gücümüz, medeniyetimiz ve insan hamurumuz var. Sadece bir eşik daha, büyük bir eşik daha atlanması gerekiyor. Nida edelim ki o eşik çok uzakta olmasın. Yine Obama’nın Notre Dame konuşmasında dediği gibi, hepimiz bir balıkçıyız bu dünyada ve hepimizin ortak paydaları, karşıt olan paydalardan çok. Birgün hepimiz bu balıkçılık paydasına ulaşırsak, iste o zaman, o esiğin ne de küçük bir eşik olduğunu göreceğiz. Yeter ki, doğru ve iyiyi anlatan dinlere, ama herkesin dinlerine, kültürlerine ve yasam biçimlerine saygı gösterelim. Aslına bakarsak, zaten o dinler de bunu emrediyor.

İlhan TANIR

No comments:

Post a Comment